“ZÜLKARNEYN: KUR’AN’DA UZAYA SEYAHATİ ANLATILAN İNSAN” ADLI KİTABIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

 

Hz. Musa’ya bir gün şöyle denildi: Ey Musa! Ahmed’in [s.a.v.] kitabı semâvî kitaplar arasında adeta içinde süt bulunan bir kaba benzer. Her ne zaman çalkalansa yağı çıkar.*

 Mustafa ÖZTÜRK

  Araş. Gör., O.M.Ü. Sosyal Bilimler Enst.

 

 

Geçtiğimiz günlerde “Zülkarneyn: Kur’an’da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan” adlı ilginç bir kitapla tanıştık. Belli aralıklarla medyanın da gündemine giren ve yine medyanın himmetiyle geçen birkaç ay içinde üçüncü baskısını yapan ilâhiyatçı İskender Türe’nin bu kitabını alıp okuduğumuzda, İslâm tefsir geleneğindeki mevcut yöntemlere “bilim-kurgusal tefsir” yönteminin de eklenmiş olduğunu gördük.

              Esasen, klasik rivayet tefsirleri incelendiğinde, her ne kadar bilimsel yoğunlukları düşük olsa da, özellikle Zülkarneyn, Musa-Bilge Kul (Hızır ?) ve Ashâb-ı Kehf ile ilgili müphem Kur’an pasajlarına dair ileri sürülen görüş ve yorumların da, ait oldukları döneme özgü aklın verileri çerçevesinde isrâiliyyât tezgahında şekillendirilen birer kurgusal yorum olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, Türe’nin tefsir yönteminin tamamen orijinal bir yöntem olduğunu iddia etmenin, geçmişe yönelik bir haksızlık olacağı aşikardır. Bu nedenle, mezkur şahsın Zülkarneyn eksenli tefsir çalışmasını, kadîm isrâiliyyâtın milenyum versiyonu şeklinde nitelemenin daha hakşinas bir niteleme olacağı kanaatindeyiz.

Kur’an kıssalarıyla ilgili olarak, geçmiş dönemlerde kaleme alınan tefsirlerde özellikle Ka‘bu’l-Ahbâr, Abdullah b. Selâm, Vehb b. Münebbih ve benzeri bazı Yahudi ve Hıristiyan mühtedilerine nisbet edilen abartılı rivayetler, genellikle isrâiliyyât kategorisine dahil edilmek suretiyle itibardan düşürülmektedir. Ancak her nedense Türe’nin Zülkarneyn’le ilgili bu çalışması, takip edebildiğimiz kadarıyla henüz böyle bir itibar kaybına uğramamış ya da en azından yadsınmamış gözükmektedir. Bu “yadsınmama”nın ardında, kitaptaki kurguların bilimsel verilerle desteklenmesinden çok, konuya ilgi duyan kesimler tarafından terennüm edilen, “Klasik tefsirlerdeki bilgiler çerçevesinde Zülkarneyn’le ilgili pasajdan zaten bir şey anlamıyorduk; dolayısıyla ne olsa gider” şeklinde bir zımnî kabulün ya da “Vallahi bunu hiç düşünmemiştik” sözünde ifadesini bulan bir hayretin yahut da “Bekle gör” tarzında bir stratejinin varlığından söz etmek mümkündür.

1. Zülkarneyn Anlatısının Kur’an ve Türe Versiyonu

            Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn, vahiy tarihinin Mekke döneminde inen ve nüzul sıralamasına göre düzenlenen Hz. Osman’ın mushafında 69.; İbn Abbas’ın mushafında 66., Ca’fer es-Sâdık’ın mushafında 68.;[1] mevcut Kur’an tertibinde ise 18. sırada yer alan Kehf suresinin 83-98. ayetlerinde mealen şöyle anlatılmaktadır:

Sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar: De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım (83). Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık; ona [muhtaç olduğu] her şey için bir sebep [bir vasıta ve yol] verdik. (84) O da bir yol tutup gitti. (85). Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin dedik. (86) O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.” (87) İman edip de iyi davranan kimseye gelince; onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz (88) Sonra yine bir yol tuttu (89) Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.(90) İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık. (91) Sonra yine bir yol tuttu. (92) Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. (93) Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana vergi verelim mi? (94) Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.” (95) “Bana demirden kütleler getirin” Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): “Üfleyin (körükleyin)!” dedi. Artık onu kor haline sokunca: “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi. (96) Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler. (97) Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi. (98)[2]

Kur’an’ın Zülkarneyn hakkında anlattıkları bundan ibarettir. Bu Kur’ânî anlatının İskender Türe versiyonu ise özetle şu şekildedir:

Zülkarneyn’e sebep yani kendisini binlerce ışık yılı uzağa götürecek bir uzay aracı verildi.

Zülkarneyn ilk seyahatinde Solar Apeks’e gitti.

Burada bulunan güneşin [bizim güneş değil] bir karadeliğe batmak üzere olduğunu gördü.

Bu güneşin bir gezegeninde akıllı canlılar yaşıyordu ve tabiatıyla güneşi ile birlikte gezegen de o karadeliğe doğru kayıyordu.

Tam bu sırada Allah, Zülkarneyn’e, belki on belki elli senelik bir zaman dilimi içerisinde karadeliğe gömülecek bu gezegen sakinlerinden dilediğini kurtarabileceğini bildirdi.

Bu ilâhî bildiri gereğince Zülkarneyn de onları uyardı ve inananları o gezegenden götürerek kurtaracağını, inanmayarak o gezegende kalanları ise karadeliğin dehşetli azabının beklediğini söyledi.

Zülkarneyn ikinci seyahatini Solar Antapeks’e yaptı.

Burada iki güneşli bir gezegenle karşılaştı ve iki güneşten de ışık almasından ötürü bu gezegende gece olmadığını gördü.

Üçüncü seyahatinde ise, iki nebula=iki bulutsu arasındaki iki gezegenden birine gitti; oradakiler kendisine, diğer gezegende bulunan Ye’cûc-Me’cûc denen yaratıklardan şikayette bulundu.

Madur gezegen sakinleri, Zülkarneyn’den ücret karşılığı koruyucu bir set yapmasını talep etti; ancak Zülkarneyn onların vereceği ücretin Allah’ın kendisini içine yerleştirdiği vasıtanın [uzay gemisi] yanında hiçbir değer taşımadığını belirtti.

Daha sonra onlardan demir bloklar getirmelerini istedi ve bu blokları kızıl dereceye gelene kadar kızdırdıktan sonra getirttiği katranı üzerine döktü.

Zülkarneyn, kızıl derecedeki demiri katalizör olarak kullandı ve bununla o gezegendeki atmosferden daha hafif yanıcı gazlar üretti.

Bu gazlar da o gezegenin atmosferinden çıkarak çekim gücü daha fazla olan Ye’cûc-Me’cûc gezegeninin etrafında bir katman oluşturdu. Böylece Ye’cûc-Me’cûc, gezegenlerinin yanıcı gazlarla çevrelenmiş olan atmosferlerinden dışarı çıkamadı.

Kur’an’da açıkça “Biz ona yeryüzünde imkan verdik/iktidar ve güç sahibi kıldık” denmesine rağmen, Türe’nin, ‘sebeb’in içine yerleştirip ısrarla uzaya göndermeye çalıştığı Zülkarneyn kurgusunda, çok ciddi hatalar göze çarpmaktadır. Kitaptaki çok yönlü hatalar zinciri, daha ilk cümleden başlamakta ve teselsülen devam edip gitmektedir.

2.      “Uzaylı Zülkarneyn”deki Kurgu Hataları:  

a.      Kur’an’ın Ne Kitabı Olduğu Sorunu:

  Türe kitabına artık duymaktan sıkıldığımız şu sözlerle başlamaktadır:

Şüphesiz Kur’ân bir bilim kitabı değildir. Efsâneler kitabı ise hiç değil! O, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinâtın özünü ve kâinât içindeki yerini kavramasını sağlamak gâyesini güden Allah kelamıdır.[3]

  Ancak Türe, bu cümlelerinin hemen ardından ‘bilim’in yerine ‘ilim’ kelimesini koyarak sözlerine şöyle devam etmektedir:

Hiçbir kitapta Kur’ân’da olduğu kadar ilme önem verilmemiş, hiçbir kitapta insana bu kadar çok düşünmesi emredilmemiştir. (Türe, s. 15)

  Buna göre, Kur’an bir bilim kitabı değil; ancak hiçbir kitapla kıyaslanamayacak kadar da ilim/bilim içeren bir kitaptır. Bu iki önermeden nasıl bir sonuç çıkarılması gerektiğini okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

Diğer taraftan, müellifin “[Kur’an] efsaneler kitabı hiç değil” ifadesinde de yine bir bilimsellik kokusu sezinlenmektedir. Öyle ya Kur’an efsane içermemekte, dolayısıyla efsânevî tarzda anlatılan hadiseler, aslında birer bilimsel gerçeğe atıfta bulunmaktadır. Şu halde yapılması gereken iş, öncelikle bu bilimsel gerçeklerin keşfedilmesidir. Zülkarneyn’le ilgili anlatılanlar da birer bilimsel gerçeğin ifadesi olduğuna göre, bu durumda Zülkarneyn’le ilgili bilimsel gerçeklerin de ortaya konması zorunlu bir keyfiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

  Türe’nin bu mantıksal kurgusunu bir yana bırakıp, ilâhî hitaba geniş bir perspektiften baktığımızda, Kur’an’ın, kendisinde bilimsel merak sezilen sorulara cevap verirken, tabiatın anlaşılması konusunda insana yardımcı olmaya yanaşmaktan ziyade, iletmek istediği mesaj ve pratik faydayı ön plana çıkarmayı tercih ettiğini görürüz. Sözgelimi, Hz. Peygamber’e ayın neden şekil değiştirdiği sorulduğunda, Kur’an’ın cevabı; “Onlar, insanlar ve Hacc vakitleri için zaman ölçüsüdür”[4] şeklinde olmuş ve pratik faydanın gözetildiği bu cevapta, soruda sezilen bilimsel meraka hiç iltifat edilmemiştir.[5] Bu itibarla, her şeyden önce ahlâkî-dinî bir vahiy olan Kur’an’ın, nesneler dünyasına ait gerçek varlıklara yer vermesinin, sadece örnekleme, açıklama, tarihselleştirme ve bir dini-ahlâkî ilkenin yerine getirilmesi amacına matuf olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.[6] Kur’an’ın, insanın tabiatla ilgili tecessüslerini giderme noktasındaki bu isteksiz tavrını, onun bilime bakışındaki negatifliğin göstergesi kabul etmek, şüphesiz büyük haksızlık olur. Benzer bir haksızlık da, Kur’an’ın bilime ne kadar olumlu baktığını gösterebilmek için, onun ilk emrinin ‘oku!...’ olduğunu söylemek, düşünmeyi emreden ayetlerin dökümünü vermek veya Kur’an’daki ilm kökenli kelimelerin sayımını yapmak[7] yahut da Arapça’da ‘ip’ manâsına gelmesinden hareketle ‘sebeb’ kelimesinin mahiyeti bilinemez bir uzay aracına işaret ettiğini savunmak olsa gerektir.

b. Kitaptaki Düşünceler “Tespit” mi “Kurgu” mu?

Türe, bu soruyu kitabının sonuç bölümünde şöyle cevaplıyor:

Zülkarneyn’in seyahatlerine bakışımızın temelini teşkil eden bu iki husus [Kur’an’da ona ‘sebeb’ verildiği ve bu ‘sebeb’in göğe yolculuk yapma vasıtası olduğu hususu], kanaatimizce itiraza mahal bırakmayacak tesbitlerdir. “Tesbitlerdir” diyoruz; çünkü bu iki husus, Kur’ân, lûgât ve nakil kaynaklı olup, yorumlarla varılan nazarî fikirler değildir. (s. 259-60)

Ne var ki Türe, kitabına temel teşkil eden iki hususun birer tespit olduğu şeklindeki görüşünü, beş sayfa sonra değiştirmekte ve bu defa da şöyle demektedir:

Zülkarneyn’in göklere seyahat ettiği temel fikrinden hareketle, ayetler üzerinde yaptığımız yorumlar, nazarî fikirler olup, kesinlik arzetmemektedir. Ancak, meseleleri âfâkî düşünceler çerçevesinde ele almadan, Kur’ân’ı Kur’ân ile anlamaya gayret ederek, lûgât yardımı ile sonuca gitmeye çalıştığımızı da ilave etmeden geçemeyeceğiz. (s. 265)

c. Yöntemsel Tutarsızlık

Kurgu hatalarının yanı sıra kitapta takip edilen yöntemde de bazı ciddi tutarsızlıklar dikkati çekmektedir. Şöyle ki, Türe, kitabın temelini oluşturan söz konusu iki hususun, Kur’ân, lügat ve nakil kaynaklı birer tespit olduğunu ifade etmektedir. Kuşkusuz bu da, tespitlerine mesnet teşkil eden tüm argümanların bu üç referansa dayandığı anlamına gelmektedir. Ancak o, kitabın ikinci bölümünde yer alan “Rivayetlerin değerlendirilmesi” alt başlığında şunu söylemektedir:

Ancak bizim buradaki amacımız, Zülkarneyn hakkındaki rivayetlerin sıhhati konusunu bir sonuca bağlamak değildir! Bu sebeple -âyetlerin kendi görüşümüz doğrultusunda anlaşılmasında delil olarak da kullanmayacağımız- söz konusu rivayetleri, muhteva bakımından genel olarak değerlendirmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. (s. 50)

Yukarıda nakilleri bir referans kaynağı olarak kabul eden Türe, burada “ayetlerin kendi görüşü doğrultusunda anlaşılması hususunda” delil olarak kullanmayacağını söylemektedir. Ancak kitap dikkatli bir şekilde baştan sona kadar okunduğunda, “ayetlerin kendi görüşleri doğrultusunda anlaşılmasına katkı sağlayan rivayetlerin, dolaylı da olsa birer delil addedildiği; kurguya ters düşen sair rivayetlere ise itibar edilmediği görülmektedir. Sözgelimi, Zülkarneyn’in önce Kur’an kaynaklı, (s. 18) daha sonra da hem Kur’an hem Tevrat kaynaklı bir şahsiyet olduğunu (s. 115) söyleyen Türe, onun kimliğini tespit konusunda, diğer rivayetler arasında özellikle Zülkarneyn’i Hanok’la (İdris) özdeşleştiren Tevrat rivayetini tercihe şayan bulmaktadır. (s. 100-2) Kuşkusuz bu tercihin nedeni, gerek Tevrat geleneğinde gerekse İslâmî kaynaklarda, İdris’in gökyüzüne çıktığından söz edilmiş olmasıdır. Bunun yanında, kitabının muhtelif yerlerinde, kendi görüşünü destekleyecek nitelikteki rivayetlere, kime ait olduğuna ya da sıhhat açısından bir değer taşıyıp taşımadığına itibar etmeksizin, “İşte bu da bizim görüşümüzü destekliyor” kabilinden atıfta bulunması da gözden kaçmamaktadır. Sözgelimi, Zülkarneyn hakkında nakledilen rivayetler arasında, tefsirdeki isrâiliyyâtın ana kaynaklarından Ka‘bu’l-Ahbar’a atfedilen “Zülkarneyn atını süreyya yıldızına bağlardı” (s. 49, 51) şeklindeki rivayet gibi, içinde gök ve uzay motifi bulunan rivayetleri diğerlerine öncelemekte; keza, Zülkarneyn’in karadeliğin yanındaki bir gezegende rastladığı kavmin maruz kaldığı azabı, karadeliğin onları yutması şeklinde yorumlarken, “her ne kadar delil olarak kabul etmeksek de” kaydının ardından yine isrâiliyyâtın en önemli kaynaklarından biri olan Vehb b. Münebbih’in görüşünü, -kendi ifadesiyle- tekrar etmeden geçememektedir. (s. 166)

d. “Sebeb”

Türe, eserindeki tüm kurguları üzerine inşa ettiği ‘sebeb’ kelimesini, “Dedi: ‘Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranızda redm (kat kat engel) yapayım” şeklinde tercüme ettiği 95. ayet ekseninde şöyle açıklamaktadır:

Zülkarneyn’e verilen ‘sebep’ (yani onun uzaklara gitmesine vasıta olan şey) Allah’ın Zülkarneyn’i içine yerleştirdiği şeydir’ dememiz mümkün olabilir. İşte, Zülkarneyn kendisine verilen bu vasıtanın, o kavmin vereceği ücretten çok üstün olduğunu söylemektedir. Öyle ya, gökyüzünde dilediği yere gitmesine yarayan bir vasıtası olan kimse için, para nasıl değer ifade edebilir!” (s. 214)

Türe, bu pasajda her ne kadar açıkça söylemese de, Zülkarneyn’e verilen sebebin Allah tarafından kendisine tahsis edilmiş bir uzay aracı olduğunu ima etmektedir. Nitekim, ayetteki mâ mekkennî fîhi (= bana imkan sağladığı şey) ibaresindeki ‘fî’ harf-i cerrinin, ‘içine’ manâsında anlaşılması ihtimalinden hareketle, (s. 213) ayetin, zımnen “Rabbimin beni kokpitine yerleştirdiği uzay aracı” anlamına gelebileceğine işaret etmektedir.

Öte yandan, “kendisini uzayın derinliklerine taşıyacak bir vasıtaya sahip olan biri için paranın ne önemi olabilir” şeklindeki tespitinde de ciddi bir kurgu hatası göze çarpmaktadır. Zira, Türe, şöyle veya böyle Zülkarneyn’e derdini anlatan (s. 204) ve ondan ücret karşılığı yardım talebinde bulunan bu toplumu, yeryüzünde değil uzayda yaşayan bir toplum olarak tasavvur etmekte ve “gezegenlerine, yakında bulunan bir gezegende yaşayan Ye’cûc ve Me’cûc tarafından saldırılmasından ötürü, belli bir ücret karşılığında Zülkarneyn’den onlarla aralarında gazdan bir kalkan yapmasını istemişlerdir” demektedir. Ancak ‘sebeb’ kelimesiyle ilgili yukarıdaki pasaj, bir tür emek –ücret/para ilişkisinden söz etmesi hasebiyle, bu hadisenin sanki dünyada gerçekleştiğini ihsas etmektedir. Türe, ayrıca, “karşılaştığı bir kavmin Zülkarneyn’e haraç teklifinde bulunması”nı, onun insan oluşunun bir delili saymaktadır. (s. 59) Halbuki, söz konusu haraç/ücret teklifi, eğer Zülkarneyn’in insan olduğuna bir delil ise, bu mantığa göre, haraç teklifi yapanların da haydi haydi insan olmaları gerekir. Ancak Zülkarneyn bu toplumla uzayda bir yerde karşılaştığı için, bu ihtimal zorunlu olarak ortadan kalkmakta ve dolayısıyla iki ayrı ontolojik düzleme ait varlık arasındaki yardıma karşılık ücret ilişkisinin ne anlama geldiği sorusu da atlanmaktadır.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Türe’nin, uzaylılarla beşer Zülkarneyn arasında bahis konusu ettiği bu ücretin para mı yoksa altın, gümüş gibi mücevher cinsinden mi olduğu problemini halletmesi halinde, başta biz olmak üzere tüm okuyucuların ve hatta bütün dünyanın, o dönemin dünyalılarıyla uzaylıları arasında nasıl bir ekonomik ilişki modeli bulunduğunu öğrenmesi noktasında değeri kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan bir bilimsel hayır yapmış olacaktır.

Bu konuyla ilgili en önemli kurgu hatası ise, yukarıda alıntıladığımız pasajda, zımnen de olsa bir uzay aracı olarak nitelenen ‘sebeb’in sahibinin Zülkarneyn olduğu ve hatta içine Allah tarafından yerleştirildiği dile getirilmesine karşın, kitabın sonuç bölümünde daha başka bir ihtimalden söz edilmesidir. Şöyle ki, Türe, “Zülkarneyn’in bu vasıtayı nasıl elde ettiği meselesine gelince” (s. 260) diye başladığı değerlendirmesine, “Bu meyanda ‘sebeb’ ona Allah tarafından verilen bir mucize gibi düşünülebilir...” (s. 260) sözüyle devam etmekte ve bu mucizeyi de şu mucizevî karşılaşma ile izah etmektedir: “Bu husus göz önüne alınacak olursa, Zülkarneyn’in kendisini göklere yükseltecek bir vasıta ile karşılaşmış olabileceği ihtimali akla gelmektedir.” (s. 261) Bu karşılaşmayı, Allah’ın, onun ‘sebeb’i elde etmesi için çeşitli vesileler yaratmasına bir işaret sayan Türe, yaratılan bu vesileyi de şöyle açıklamaktadır:

Yani, Zülkarneyn’in başka dünyalardan gelen canlılarla karşılaşmış ve onlara ait bir araç ile uzaya seyahat etmiş olabileceğini ihtimalden uzak görmüyoruz” (s. 261)

Şu halde, kendisinden yardım isteyen toplumun önerdiği paraya kendi uzay aracının daha değerli olduğu gerekçesiyle iltifat etmeyen Zülkarneyn, meğer kendisinin değil, başka dünyalardan gelen canlılara ait bir uzay aracıyla yolculuk yapmış; ancak her nedense bu aracı söz konusu topluma kendi malı gibi takdim etmiştir.

Burada son olarak şunu da ilave edelim ki, bütün bu tespitlerinin (!) ardından Türe, “Zülkarneyn’i belki de binlerce ışık yılı ötelere götüren bu ‘sebeb’ nasıl bir şeydir” (s. 260) sorusunu, “Bu konuda yorum yapmak bugün için mümkün değildir” (s. 260) demek suretiyle geçiştirmektedir. Böylece ‘sebeb’i, lügatteki anlamıyla “iki tür ip” olarak askıda bırakmakta; ayrıca bu ipin, yüksekçe bir yerden uzatılan ip mi yoksa insanın beline bağladığı halka şeklinde bir ip mi olduğu problemini de tam olarak çözüme kavuşturmamaktadır. (s. 131)

e. Ayetlerin Tefsirindeki Zorunlu Atlamalar

Kitaptaki kurgusal hata ya da boşluklarından biri de “O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.” (Kehf, 18/87) İman edip de iyi davranan kimseye gelince; onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz (Kehf, 18/88) mealindeki ayetlerin yorumunda ortaya çıkmaktadır.

Türe’nin bu iki ayete getirdiği yorum şöyledir:

Zülkarneyn’in uzaya seyahat ettiği ve Solar Apeks’te bir gezegene gittiği düşüncesi çerçevesinde ayete baktığımızda, onun orada yaşayan bu canlılara; “Güneşiniz ve gezegeniniz yakında bir karadeliğin içine girecek ve hepiniz acılar içinde öleceksiniz. Ben Allah’ın elçisiyim; eğer Allah’a inanırsanız ve bana güvenirseniz, benimle beraber gelin, kurtulun; Allah da size âhirette mükâfat verecektir. Yok inanmazsanız bu azabı çekersiniz; Allah da ahirette size azap edecek!” demiş olabileceği akla gelmektedir. Şayet böyle demişse, inananların kendisi ile birlikte gelmeleri halinde kurtulabileceklerini söyleyerek, onlara çok kolay bir kurtuluş yolu göstermiş demektir.” (s. 168)

Türe, Zülkarneyn’in uzaya gittiğine dair öne sürdüğü iddialarını temellendirirken, çoğu zaman kelimelerin lügat anlamlarına ve Kur’an’daki diğer kullanımlarına müracaat etmekte; ancak, her nedense bu iki ayette geçen “zulüm, azap, rabbine dönme, iman, amel ve mükafat” gibi terimlerin, Kur’an’ın genel bütünlüğü içerisinde hangi bağlamlarda kullanıldığına tek kelimeyle bile değinmemektedir. Halbuki Kur’an’ın öğretisel bütünlüğü göz önüne alındığında, “iman-salih amel-mükâfat” ve “zulüm-azap” gibi kavramların, uzaylı bir toplumun Zülkarneyn’in yukarıdan sarkıtılan veya bele bağlanıp kendisiyle yukarı tırmanılan ipsel uzay gemisine binip kurtulmasıyla ya da karadelikte yutulmasıyla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı aşikardır. Hâsılı, bütünüyle dinî içerik taşıyan bu kavramlar, uzay eksenli bir bilim-kurgusal yorum manzumesi içerisinde konuşlandırılmayınca atlanmış; dahası, “işi kitabına uydurma” noktasında epeyce mesai harcanmış olsa bile, ortaya konan yorum, -deyimsel anlamda- hiç de kitabına uymamıştır.

f. Cevabı aranan sorular:

Türe’nin deyişiyle Kur’an bir efsaneler kitabı değildir; bilakis “o, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinâtın özünü ve kâinât içindeki yerini kavramasını sağlamak gâyesini güden Allah kelamıdır.” Dolayısıyla bu kitapta hiçbir abes ifadenin bulunmaması gerekir. Zaten bu konuda hiç kimsenin en ufak itirazı da yoktur. O halde, Türe’nin şu sorulara cevap bulması gerekmektedir:

Hatırası Kur’an’ın bir sayfayı aşkın bir bölümünü işgal eden bu zat, uzaya niçin yolculuk yapmıştır? Daha hilalin bile ne işe yaradığından habersiz olan[8] ve Hz. Peygamber de dahil olmak üzere tamamına yakını okuma-yazma bilmeyen bir topluma Allah’ın, Apeks’e yolculuk yapan bir şahsın hatırasını anlatmasının ardındaki hikmet-i ilâhî acaba nedir? Diğer bir deyişle, bugün bile insanoğlunun hayallerini süslemekten ve bilim-kurgu filmlerine konu olmaktan öte geçmeyen uzay seyahatlerini, insanlar için bir hidayet rehberi olan Kur’an’da Allah’ın, milâdî yedinci yüzyılın Arap yarımadasında iptidâî bir hayat süren insanlara bir anı olarak anlatmasını, [hâşâ] abesle iştigalden başka bir şeyle izah etmek mümkün müdür? Şayet mümkünse bunun izahı nedir?

Öte yandan, Zülkarneyn’e verilen ve kendisini uzayın derinliklerine taşıyan bu ‘sebeb’, sırf onun evrene yönelik tecessüslerini gidermek maksadıyla mı verilmiştir? Böyle bir olağanüstü imkan ya da imtiyaz, bilebildiğimiz kadarıyla hiçbir peygambere verilmemişken, daha tarihsel kimliği bile henüz belirlenememiş müphem bir şahsiyete, tabir caizse bir uzay aracı tahsis edip, uzaydaki galaksilere seyahat ettirilmiş olması, Kur’an’ın bugünkü muhatapları açısından ne ifade etmektedir? Ayrıca, Zülkarneyn bu ‘sebeb’e hangi meziyetinden ötürü sahip olmuştur. Yoksa Allah, bütün bu imkanları bir şahsın kişisel merakını gidermek uğruna mı seferber etmiştir? Eğer böyleyse, çok merak ettiğimiz uzayın derinliklerini keşfetmeye yönelik isteğimizi giderme noktasında Allah’ın bize de böyle bir ‘sebeb’ tahsis etmesi olası mıdır?

2. Değerlendirme: Zülkarneyn Anlatısının Tarihsel Değeri

Gelinen bu noktada “Zülkarneyn” konusuna ilişkin kanaatimizi belirtmekte fayda görüyor ve bu çerçevede öncelikle Zülkarneyn’den söz eden ayetlerin hangi sebep üzerine indiği meselesinin açıklığa kavuşturulması gerektiğini düşünüyoruz.

Konuyla ilgili ayetlere “yes’elûnek: sana soruyorlar” diye başlanması, bu ayetlerin inişini önceleyen bir arka-planın olduğunu göstermektedir. Yani bu ayetler Hz. Peygamber’e birileri tarafından sorulan bir sorunun ardından inmiştir. Bu noktada, Zülkarneyn hakkında soru soran birilerinin kim oldukları ve niçin böyle bir soru sordukları son derece önem kazanmaktadır. Bütün rivayetler, bu soruyu soranların Yahudiler ya da Mekke müşrikleri olduğunu ifade etmektedir. Kehf suresinin Mekke’de indiği hatırlanacak olursa, soruyu soranların müşrikler olduğu ihtimali daha da kuvvetlenmektedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bu sorular her ne kadar müşrikler tarafından sorulmuş olsa bile, soruların kaynağında Medine Yahudileri bulunmaktadır. Nitekim Mekke müşrikleri, nübüvvet kurumunu tahrip etmeye yönelik başvurdukları çareler sonuçsuz kalınca, Yahudi din adamlarına sığınmışlar ve Nadr b. el-Haris ile Ukbe b. Ebî Muayt’i onlara yollamışlardır:

[Mekke müşrikleri] o ikisine şöyle dediler: Onlara Muhammed’i sorun; onun sıfatlarını anlatın, söylediklerini bildirin. Zira onlar, ilk dinî kitabın sahibidirler ve bizim bilmediğimiz peygamber kıssalarını bilmektedirler. Bu iki şahıs yola koyuldu ve Medine’ye vardılar. Yahudi alimlerine Allah’ın Rasulünü sordular, onun durumunu anlattılar, söylediklerinden bazılarını aktardılar ve şöyle dediler: “Sizler Tevrat ehlisiniz, bize bu kişiyle ilgili bilgi vermeniz için geldik”. Bunun üzerine Yahudi din adamları şöyle dediler: “Size söyleyeceğimiz şu üç şeyi ona sorun. Şayet bu sorulara cevap verirse o, gönderilmiş bir elçidir. Yok eğer cevaplayamazsa yalancıdır; ona dilediğinizi yapabilirsiniz. Öncelikle, epeyce eski bir zamanda memleketlerinden kaçan gençlerin [Ashâb-ı Kehf] durumunu sorun; zira onların garip bir hikayeleri vardır. [İkinci olarak,] yeryüzünün doğu ve batısına ulaşmış olan gezgin şahsın [Zülkarneyn] haberini sorun. [Üçüncü olarak da] ruhun ne olduğunu sorun. Eğer bu soruların cevabını size verirse ona tabi olun; zira o bir peygamberdir. Yok eğer bu sorulara cevap veremezse o bir yalancıdır, ona dilediğinizi yapabilirsiniz... Bunun üzerine Hz. Peygamber’e geldiler ve “Ey Muhammed! Garip hikayeleri olan ve geçmiş dönemde beldelerinden çıkmış bulunan gençleri, gezgin olan ve yeryüzünün doğusuna batısına ulaşan şahıs hakkında bilgi ver ve bize ruhun ne olduğunu bildir” dediler. Hz. Peygamber, herhangi bir kayıt koymaksızın [Allah izin verirse demeksizin] “Bunları size yarın haber vereyim” dedi ve onlar da çekip gittiler. Hz. Peygamber –belirtildiğine göre- on beş geceyi vahiysiz geçirdi ve Cebrâil gelmedi. Mekkeliler harekete geçtiler ve şöyle dediler: “Muhammed bize yarın diye vaadde bulundu; fakat, on beş gün geçmesine rağmen sorduklarımızın cevabını vermedi”. Vahyin gecikmesi Hz. Peygamber’i üzdü ve Mekkelilerin dedikoduları kendisine dokundu. Derken Cebrâil, Allah katından Kehf suresini getirdi. Bu surede Mekkelilerin ifadelerine üzülmesi sebebiyle ona yönelik bir kınama da yer almaktaydı. Hz. Peygamber, Mekkeliler’in sorduğu gençlerin ve gezgin adamın durumu ile ruh hakkında onlara bilgi verdi.[9]

Bu rivayetten de açıkça anlaşılacağı üzere, Mekkeliler’in bu girişimi, Hz. Peygamber’in risalet konusundaki doğrululuğunu test etmek; daha doğrusu, cevaplayamayacağını düşündükleri birtakım sorular sormak suretiyle onu sıkıştırmak ve bu suretle nübüvvet olgusunu tahrip etmeyi hedeflemektedir. Sorulan soruların kaynağında Medine Yahudilerinin bulunması, Zülkarneyn hikayesinin onlar nezdinde pekala bilindiğini göstermektedir. Nitekim Yahudilerin, “Eğer bu sorulara cevap verirse bilin ki o bir peygamberdir” şeklindeki sözleri de bunun en somut delilidir. Belli ki bu söz, “Eğer bizim zihnimizde mevcut olan Zülkarneyn imajını resmederse o bir peygamberdir” anlamına gelmektedir. Bu itibarla Zülkarneyn’den söz eden ayetler, nüzul dönemi müslümanlarının bir ihtiyaç ya da merakını giderme sadedinde inmemiş, aksine Yahudiler tarafından formüle edilip müşrikler tarafından maksatlı olarak sorulan sorular karşısında Hz. Peygamber’in cevapsız kalmamasını temin amacına matuf olarak inzal edilmiştir. Dolayısıyla burada Allah’ın maksadı Zülkarneyn’i anlatmaktan çok, peygamberini, dolayısıyla da dinini korumaktır. Bunu yaparken de büyük olasılıkla Yahudilerin zihinlerindeki Zülkarneyn şablonu aktarılmış ve tabir caizse bu pasajda adeta “Madem Zülkarneyn’den soruyordunuz; işte size Zülkarneyn hakkında bilgi” denmek istenmiştir. Ancak Kur’an salt bir hikaye anlatmamış; dahası, Allah’a yakînen iman eden bir Zülkarneyn profili ekseninde her zaman olduğu gibi satır aralarına kendi mesajını yerleştirmiş ve bu çerçevede sembolik dilin hakim olduğu pasajda, “zulüm-azap, iman-salih amel ve mükafât” gibi, İslâm’ın özünü oluşturan iman-amel ilişkisine ait mesajlar uygun bir kontekst içerisinde muhatabın dikkatine sunulmuştur. Nitekim, Hz. Yûsuf’un, zindan arkadaşlarının rüyalarını tabir etmeden önce araya tevhîdî öğretiye ilişkin birtakım mesajlar sıkıştırmasında da aynı durum söz konusudur.[10] Bu açıdan bakıldığında, söz konusu pasajda, insanın bu dünyaya yönelik tüm uğraş ve didinmelerinin geçici olduğunu unutmadığımız; zamana ve zevâhire ilişkin tüm sınırların ötesinde olan Allah’a karşı nihai sorumluluğumuzun bilincinde olduğumuz sürece dünyevî hayat ve iktidarın manevî-rûhânî selametle çatışmak zorunda olmadığına yönelik birtakım işaretler bulmak mümkündür.[11] Esasen burada önemli olan, Kur’an’da sunulan Zülkarneyn imajının Allah’ın birliğine yakînen inanan biri olarak karşımıza çıkmasıdır. Zaten Kur’ânî temsîle derinlik kazandıran da onun bu yönüdür. Bu noktadan hareketle, Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn lakabının, tarihsel bir kimliği temsil etmek gibi bir zorunluluk içermediğini söylemek mümkündür.           

Burada bir kez daha tekrar edecek olursak, bu pasajda nüzul dönemi Yahudilerinin, Hz. Peygamber’in nübüvvetine halel getirme amacına matuf olarak, hakkında birtakım mitolojik tasavvurlara sahip oldukları Zülkarneyn’e dair sordukları soruya Kur’an’ın öğretisine uygun bir Zülkarneyn portresiyle Allah tarafından cevap verilmiş ve tamamen sembolik bir dille formüle edilen bu cevap kapsamında, dünyevî güç ve iktidar problemi çerçevesinde, Kur’an’da çok önemli bir yer tutan iman, salih amel ve mükafâttan müteşekkil bir ahlâkî mesaja göndermede bulunulmuştur.

Bu itibarla, Kur’an’daki anlatıların okunmasında önemli olan mantuk değil, mefhum, yani muhataba verilmek istenen ilham ya da mesajdır. Bu anlayış esas alındığı takdirde, Zülkarneyn’in tarihsel bir şahsiyet olup olmadığı konusu çok fazla bir önem arzetmeyecektir. Kur’an hidayete yönelik bir mesaj kitabı olduğuna göre, bu kitapta bütün insanların muhatap alınması esastır. Bütün insanları muhatap alan bir mesajda da, şematik ve pratik davranmaktan, o insanların sahip olduğu değerleri kullanmak yani mesajı iletmeye yönelik enstrümanları o toplumun özellerinden seçmekten daha doğal bir şey olamaz.

Bu noktada, Kur’an’ın Zülkarneyn’e ilişkin anlatı tarzını, hangi istasyondan sonra hangisinin geldiğini gösteren metro üzerindeki diyagrama benzetmek mümkündür. Şöyle ki, söz konusu diyagram, aslında realiteye aykırı çizilmiştir. Zira, gerçekte istasyonlar arasındaki mesafe eşit değildir; keza istasyonlar diyagramdaki gibi dümdüz bir çizgi üzerinde yer almazlar ve yine yuvarlak şekilde de ifade edilemezler. Ne var ki, realiteye ilişkin bütün bu aykırılıklara rağmen, metroya binen bir insan için o diyagram yeterli bir rehber ya da hidayettir. Eğer o insan, bu diyagrama bir haritacı gözüyle bakarsa, kuşkusuz bundan çok yanlış sonuçlar çıkaracaktır.[12] Konuya bu örnek penceresinden bakıldığında, Zülkarneyn’in tarihsel bir şahsiyet olmadığı noktasında ortaya çıkan endişe ve telaşların aslında yersiz olduğu anlaşılacaktır.

Bir an için Zülkarneyn’in tarihsel bir şahsiyet olduğu kabul edilse bile, bahse konu olan ayetler nazil olduğundan bugüne değin Zülkarneyn’in tarihsel kimliği, nereye yolculuk yaptığı, niçin yaptığı konusunda sahabe ve tabiîn de dahil olmak üzere hiç kimsenin kesin bir kanaat belirtememesi; diğer taraftan, konuyla ilgili rivayetlerin büyük ölçüde Ka‘bu’l-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih gibi isrâiliyyât kaynaklarına dayandırılması ve bu rivayetlerdeki bilgilerin tamamına yakınının mitik motiflerle örülmesi, söz konusu kabulün gerçekte varsayımdan öte bir değer taşımadığını ortaya koymaktadır. Kaldı ki, pek çok İslâm âliminin Zülkarneyn olarak telakki ettikleri İskender-i Zülkarneyn aslında bir efsanedir. Nitekim Ahmet Yaşar Ocak, bu konuyla ilgili şunları söylemektedir: “Ortaçağ İslam dünyâsında İskender-i Zülkarneyn hikâyesinin son derece yaygın olduğu anlaşılıyor. Bu büyük efsanenin, aslında İslâm mitolojisine daha eski çağlardan itibaren intikal ettiği muhakkaktır. Başlangıçta hiç şüphesiz doğuda ve batıda büyük seferler yapmış, zaferler kazanmış şöhretli bir fatih olması dolayısıyla, Büyük İskender’in adı etrafında teşekkül eden bu efsanenin, yayıldığı yerlerde pek çok mahalli unsuru da alarak zenginleştirdiği muhakkaktır. Milattan önceki dönemde teşekkül etmeye başlayan ve anonim Pseudokalisthenes kitabına geçen Grekçe bu kompleks efsanenin, Milattan sonra üç yüz yılları civarında tamamlanmış bulunduğunu, konuyla uğraşan mütehassıslar belirtiyorlar. Efsâne Süryanice’ye de aktarılmış, Süryanice metinde İskender’e “İki boynuzlu” lakabı da eklenmiştir. Arapça’daki “Zülkarneyn”in bunun tercümesi olduğu ileri sürülür. Süryanice versiyonun en geniş versiyon olduğu bilinmektedir. İşte böylece efsane gerek Orta Doğu’daki gayri müslim halklar arasında, gerekse onlar aracılığıyla müslüman halklar arasında benimsenip yazıya bile geçirildi. IX. yüzyıldan itibaren tefsir yazarları ellerinin altında böyle bir şifâhî ve yazılı malzemeyi hazır buldular ve bunu geniş ölçüde kullandılar. Tefsir kaynakları üzerinde yapılacak basit bir mukayese bunu açığa çıkarmak için yeterlidir.”[13]

Ne var ki bazı İslâm âlimleri, tarihsel bir şahsiyet olduğu peşin kabulünden hareketle, Zülkarneyn’in İskender, özellikle de Aristo’nun öğrencisi müşrik Makedonyalı İskender olamayacağını; zira Zülkarneyn’in salih bir kul ve Hızır’ın da kendisine vezirlik yaptığı bir kral olduğunu belirtmek suretiyle[14] onun kimliğini Kur’an’daki nitelemelere uygun hale getirmeye çalışmışlardır. Ancak bazı rivayetlerde Zülkarneyn’in veziri olarak takdim edilen Hızır’ın kimliğini araştırdığımızda, aslında onun da bir muhayyel şahsiyet olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim, bunun desteksiz bir iddia olmadığını teyit sadedinde Hızır’ın kim olduğuna dair ileri sürülen görüşleri sıralamak kâfî gelecektir.

İslâmî gelenekte Hızır’ın tarihsel kimliğe sahip bir insan olduğu hususunda sağlanan ittifak, doğal olarak onun isminin ve soyunun belirlenmesi ihtiyacını doğurmuştur. Ne var ki, insan olduğu konusunda hemfikir olan İslâm âlimleri, onun lakabının kaynağı[15] konusunda anlaşamadıkları gibi ismi[16] ve kimin soyundan geldiği konusunda da anlaşamamışlar ve sonunda –tespit edebildiğimiz kadarıyla- çoğu isrâiliyyât kaynaklı otuz görüş ileri sürmüşlerdir:

ı. Mukâtil b. Süleymân, Dahhâk ve İbn Abbas kanalıyla gelen bir rivayete göre Hızır, Hz. Âdem’in oğludur.[17]

ıı. Ebû Hâtim es-Sicistânî’nin rivayetine göre Hz. Âdem’in çocuklarından Kâbil’in oğludur.[18]

ııı. Vehb b. Münebbih’e göre Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ın soyundan olup tam adı Belyâ b. Melkân b. Fâliğ b. Sâlih b. Âmir b. Erfahşed b. Sâm b. Nuh’tur.[19]

ıv. İsmâil b. Üveys’ten nakledildiğine göre adı Ma’mer b. Mâlik b. Abdullah b. Nasr b. Ezd’dir.[20]

v. İbn Kuteybe’nin naklettiği bir rivayete göre adı Amâyil b. Nûr el-Îys b. İshak’tır.[21]

vı. Kelbî, Ebû Sâlih, Ebû Hureyre ve İbn Abbas kanalıyla gelen bir rivayete göre Hz. Musa’nın kardeşi Harun’un soyundandır.[22]

            vıı. Bir rivayete göre adı Ermiyâ (İrmiyâ) b. Halkiyâ’dır.[23]

            vıı. Aynî’nin Buhârî şerhindeki bir rivayete göre adı Ahmed’dir.[24]

            ıx. İbrahim (a.s.)’in dördüncü oğludur.[25]

            x. Yâfes’in oğludur.[26]

            xı. Hz. İshak’ın torunlarından Hazrun b. Amâyil’dir.[27]

  xıı. Bir rivayete göre adı Hadır b. Ârmiyâ veya Hadır b. Firavun’dur.[28]

  xıı. Muhammed b. Eyyüb’ün İbn Lehîa’dan naklettiğine göre Firavun’un kızının oğludur.[29]

           xıv. Nakkâş’ın bir rivayetine göre bizzat Firavun’un oğludur.[30]

           xv. Mukâtil b. Süleyman’dan gelen bir rivayete göre o, Elyesa’dır.[31]

           xvı. Hz. İlyas’tır.[32]

           xvıı. Taberî’de geçen bir rivayete göre Hz. İbrahim’le birlikte Bâbil’e hicret eden mü’minlerden birinin oğludur.[33]

           xvııı. Zülkarneyn’in veziri ve onun teyzesinin oğludur.[34]

           xıx. Hz. İlyas’ın kardeşi Mâlik’in oğludur.[35]

xx. Süddî’den nakledildiğine göre Hz. İlyas ile kardeştir.[36]

xxı. Kral Efridun (Feridun) b. Esfiyâ’nın hüküm sürdüğü dönemde veya ondan önce yaşamış biridir.[37]

            xxıı. Firavun zamanındaki İsrâiloğulları peygamberlerinden biridir.[38]

xxııı. Übey b. Ka’b’tan gelen bir rivayete göre, Firavunlar döneminde Mısır’da yaşayan İsrâiloğullarından biridir.[39]

            xxıv. Abdullah b. Şevzeb’ten gelen bir rivayete göre İran asıllıdır.[40]

            xxv. Annesi Rum babası İran asıllıdır.[41]

            xxvı. Babası Rum annesi İran asıllıdır.[42]

            xxvıı. Zâhid hükümdarlardan birinin oğludur.[43]

xxvııı. Fârisoğullarından olup, Şiraz’a iki fersah mesafede bir köyde doğmuş; ancak o köy bugün [XV. yüzyıl] fiilen ortadan kalkmıştır.[44]

            xxıx. Dünyada bin yıl hüküm sürmüş olan Dahhâk’ın oğludur.[45]

                      xxx. Nevevî’nin belirttiğine göre künyesi Ebü’l-Abbâs’tır.[46]

  Bu manzara, Hızır hakkında ileri sürülen görüşlerin de sonuçta “gayb-ı taşlama”dan öte gitmediğini göstermektedir. Şu halde, gerek Zülkarneyn’in ve gerekse klasik tefsirlerin onunla irtibatlandırdığı Hızır’ın kim olduğu ve ne zaman yaşadığı sorusunun net bir cevabı yoktur.[47] Nitekim Hz. Peygamber’in, kendisine Zülkarneyn’in kim olduğu sorulduğunda, “O bir peygamber mi yoksa bir kral mı olduğunu bilmiyorum”[48] şeklinde cevap vermiş olması da son derece manidardır. Ne var ki, Kur’an’da yaşanmamış hiçbir olaya yer verilmeyeceği şeklindeki genel kabulden ötürü, bu ayetlerin medlulleri, -ne tuhaftır ki- yine efsanelerle belirlenmeye çalışılmış; ancak bütün bu efsânevî bilgilere rağmen medluller belirlenemeyince, Sirâcüddîn el-Ûşî el-Fergânî (ö. 579/1173) gibi bazı âlimler, nihâî çözümü, “Lokman’la birlikte Zülkarneyn hakkında münakaşadan sakının”[49] demekte bulmuşlardır. İskender Türe ise, günümüz müslümanlarının, her ne kadar anlamasalar da genellikle anlaşıldığını varsayarak okuyup geçtikleri bu pasajlardaki müphemliği ortadan kaldırma adına bir girişimde bulunmuş; ancak o da, bahse konu ayetlerde anlatılanları yaşanmış bir gerçeklik olduğu kabulünden ötürü Zülkarneyn’in tarihsel kimliğini araştırmak zorunda kalmıştır. Mevcut rivayetlerden hareketle bunun tam olarak belirlenmesinin imkansızlığını fark ettiğinde ise, “Zülkarneyn’in kim olduğunu değil, hangi devirde yaşamış, nasıl bir kimse olabileceğini düşünmek kanaatindeyiz” (s. 102-3) cümlesiyle vaziyeti kurtarmaya çalışmıştır. Bununla birlikte, Zülkarneyn’in uzaya yolculuk yaptığı tezini desteklemesinden ötürü, bu şahsiyetin Tevrat kaynaklı Hanok (İdris) olabileceği ihtimalini, en kuvvetli ihtimal olarak değerlendirmiş ve böylece zımnen de olsa Zülkarneyn’i İdris (a.s.) ile özdeşleştirmiştir. Ancak, gerek Tevrat’ta gerekse isrâiliyyâttan beslenen İslâmî kaynaklarda “gözden kaybolduğu ya da göğe çıkarıldığı ifade edilen “İdris” portresinin uzaylı Zülkarneyn’e pek uymaması sebebiyle, klasik tefsirlerde İdris (a.s.) hakkında nakledilen rivayetleri değerlendirmeye almamıştır. Zira Tevrat’ta “Hanok Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu; çünkü onu Allah aldı”[50] şeklinde müphem bir ifade yer almakta; İslâm kaynaklarında ise, “Allah’ın onu alması”, “cennete ya da dördüncü, altıncı veya yedinci göğe” çıkarması şeklinde açıklanmakta ve bu çerçevede Türe’nin Zülkarneyn kurgusuna uymayan muhtelif hadiselerden söz edilmektedir.[51]

  Son söz

  Kur’an’da yaşanmamış bir olayın yer almayacağı yönündeki genel kabulden hareketle Zülkarneyn’e tarihte bir yer bulmaya çalışan geçmiş dönem alimleri, bu yeri mitolojik rivayetlerde ararken, aslında onun tarihsel bir şahsiyet olmadığını zımnen kabullendiklerinin farkına varmamışlardır. Oysa bu ayetlerin inişini önceleyen sebep göz önüne alındığında, Kur’an’ın Zülkarneyn’i anlatmadaki amacının, onun tarihsel bir şahsiyet olup olmadığı sorunuyla bir ilgisinin bulunmadığı, dolayısıyla ona tarihte yer aramanın boş bir uğraş olduğu hususu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Aynı genel kabulden hareket eden Türe’ye gelince; o da bütün çabalarına rağmen Zülkarneyn’in kim olduğunu, nerede ve ne zaman yaşadığını belirleyememiş; ancak bir dönem tarihin derinliklerinde yaşadığı varsayılan müphem bir şahsiyeti, milâdî yedinci yüzyılın Arapça’sına ait ‘sebeb’ kelimesine bindirerek uzaya çıkarmayı başarmıştır. Nitekim onun bu girişimi sayesinde İslâm tefsir literatürü, milenyuma özgü bilimsel kurgular ve fantezilerden oluşan yeni bir terim daha kazanmıştır: Bilim-Kurgusal Tefsir.



* Bu rivayet, Ebû Nuaym ve diğer bazı alimler tarafından Abdurrahman b. Ziyâd b. En’am’dan nakledilmiştir. Bkz. Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrâhmân, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, ts., II, 163.

[1] Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara, 1983, s. 87.

[2] Ayetlerin meali, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan bir komisyon tarafından hazırlanan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan (Ankara, 1997) “Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli”nden verilmiştir.

[3] Türe, İskender, Zülkarneyn: Kur’an’da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan, Karizma Yay., III. Baskı, İst., 2000, s. 15.

 [4] Bakara 2/189.

 [5] Özsoy, Ömer, Sünnetullah: Bir Kur’an İfadesinin Kavramlaşması, Ankara, 1994, s. 81.

 [6] Bkz. Faruqı, İsmail Racî, “Kur’an’ın Yorumunda Yeni Bir Metodolojiye Doğru”, (çev. Mehmet Paçacı), İslâmî Araştırmalar, Cilt: 7, Sayı: 3-4, Ankara, 1994, s. 308.

[7] Özsoy, Sünnetullah, s. 81.

[8] Bkz. Bakara, 2/189.

[9] İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik, es-Sîretü’n-Nebeviyye, tahk. Tâhâ Abdurraûf Sa’d, Beyrut, 1975, I. 266.

[10] Bkz. Yûsuf, 12/36-41.

[11] Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı: meal-tefsir, çev. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İst., 1997, II, 583.

[12] Bu örneği, Hikmet Zeyveli’den ödünç aldığımızı burada belirtmek isteriz. Bkz. Kur’an Kıssalarının Anlam ve Değeri, Fecr Yay., Ankara, 1998, s. 203-4.

[13] Ocak, Ahmet Yaşar, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara, 1990, s. 55-6. Ocak ayrıca şu önemli tespitin de altını çizmektedir: “Aslına bakılırsa, gerek ona [Friedlaender’e], gerekse Wensinck ve Massignon’a kıssanın İskender efsanesiyle alâkasını takviye eden ipuçlarını, aşağıda görüleceği üzere, müfessir, muhaddis ve tarihçilerin  bu efsaneden yaptıkları aktarmalar ve Kur’ân-ı Kerim’deki Zü’l-Karneyn kıssasının sağladığı açıkça görülüyor. Zü’l-Karneyn kıssasında gerçekten, efsânedeki gibi, onun Karanlıklar ülkesine (Zulumât ) diyarında yaptığı seyahatten söz edilmekte, fakat kim olduğuna dair herhangi bir şey belirtilmemektedir.” Ocak, a.g.e. , s. 55.

[14] Örnek olarak bkz. İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâîl, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, 1977, II, 95-103.

[15] Hızır’ın niçin bu lakapla anıldığı konusunda şu görüşler ileri sürülmüştür: (i) Oturduğu kuru toprak zemin yeşillendiği için; (ii) Cennet pınarından içtiği için; (iii) Âb-ı hayata (hayat suyu) dalmak suretiyle yeşil bir renk kazandığı için; (iv) Yüzü parlak ve yaratılışı güzel olduğu için; (v) Namaz kıldığında etrafı yeşillendiği için; (vı) Etrafı yeşillik olan bir yere oturduğunda elbisesi yeşil bir renk kazandığı için. Bu görüşler için bkz. Buhârî, Sahîh, “Enbiyâ”, 29; Tirmizî, Sünen, “Tefsir” 19; Aynî, Bedreddîn Ebû Muhammed Mahmûd, Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut, ts., XV, 299; Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut, ts. I, 194; İbn Kesîr, a.g.e., I, 327; Makdisî, Mutahhar b. Tâhir, el-Bed’ ve’t-Târîh, nşr. Cl. Huart, Bağdat, ts., III, 78; Wensinck, “Hızır”, İA, İst., 1993, V/I, 461; Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddîn b. Şeref, Tehzîbü’l-Esmâ ve’l-Lüğât, Beyrut, ts., I, 176; 147.

[16] Başta hadisler olmak üzere tüm kaynaklarda kıssada sözü edilen bilge kulun isminin “Hadır” olduğu belirtilmiştir. Esasen “Hadır” bir isim değil lakaptır. Bkz. Nevevî, a.g.e., I, 176. Arapça kaynaklarda Hadır/Hadr/Hıdr şeklinde geçen ve Arapça kökenli olduğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır şeklinde kullanılmaktadır. Hadır, ‘yeşil, yeşilliği çok olan yer’ anlamındadır. Bazı müsteşrikler Hızır isminin menşeinin Ahd-i Atik’te yer alan “İşte adı Filiz olan adam; ve o durduğu yerden filizlenecek ve Rabb’in mâbedini yaptıracaktır” (Kitâb-ı Mukaddes, Zekarya, 6/12) ifadesiyle irtibatlı olduğunu ileri sürmüşler; diğer bazı müsteşrikler ise bu kelimenin Arapça kökenli değil, bilakis Gılgamış destanında yer alan Gılgamış’ın atası Hasistra veya Hasisatra’nın Arapçalaşmış şekli olduğunu savunmuşlardır. Friedlaender ise, Hızır isminin İskender efsanesine benzeyen Glaukos (yeşil) masalı ile alakalı olduğunu ve efsane Arapça’ya uyarlanırken bu ismin ‘Hadır’ şeklinde çevrildiğini ileri sürmüştür. Bu konuda bkz. Çelebi, İlyas, “Hızır”, DİA, İst., 1998, XVII, 406; Wensinck, a.g.md., İA, V/I, 461; Ocak, a.g.e., s. 61.

[17] İbn Hacer el-Askalânî, Ebü’l-Fazl Ahmed b. Ali, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Beyrut, t.y., I, 115. İbn Hacer, bu rivayeti, isnadındaki bazı problemlerden dolayı zayıf olarak nitelemiştir.

[18] İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[19] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbnü’l-Esîr, Ebü’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Târîh, Beyrut, 1965, I, 160; Nevevî, Yahyâ b. Şeref, Sahîhu Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, Beyrut, ts., XV, 136; İbn Hacer, a.g.e., I, 115. 

[20] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[21] İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, el-Maârif, nşr. Servet Ukkâşe, Kahire, 1960, s. 42; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[22] İbn Hacer, a.g.e., I, 115; İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 160.

[23] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[24] Aynî, a.g.e., II, 59.

[25] Aynî, a.g.e., XV, 299.

[26] Aynî, a.g.e., XV, 299.

[27] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326.

[28] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326.

[29] İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[30] İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[31] Makdisî, a.g.e., III, 78; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[32] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326.

[33] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 160; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[34] Makdisî, a.g.e., III, 78.

[35] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[36] İbn Kesîr, a.g.e., I, 330.

[37] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbn Hacer; a.g.e., I, 115; İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 160.

[38] İbn Kesîr, a.g.e., I, 326; İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 160.

[39] İbn Mâce, es-Sünen, “Fiten”, 23.

[40] Taberî, a.g.e., I, 188; İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 160.

[41] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[42] Taberî, a.g.e., I, 188; İbn Hacer, a.g.e., I, 115.

[43] Beğavî, Ebû Muhammed Hüseyin b. Mes‘ûd, Meâlimü’t-Tenzîl, tahk. Hâlid Abdurrahmân el-Akk-Mervân Suvâr, Beyrut, 1995, III, 172.

[44] Lâmî Çelebi, Nefehâtü’l-Üns: Evliyâ Menkıbeleri, Haz.: S. Uludağ,-M. Kara, İstanbul, 1995, s. 92.

[45] İbn Kesîr, a.g.e., I, 299.

[46] Nevevî, a.g.e., I, 176. Ocak, Hızır’ın Himyerî aşiretinden Benî Bekkâl boyuna mensup bulunduğu şeklinde bir bilgiden söz etmekte ve bu bağlamda Nevevî’nin Müslim şerhini kaynak göstermektedir. Bkz. Ocak, a.g.e., s. 63. Halbuki, onun kaynak gösterdiği yerde, bu soy kütüğü Hızır’a değil, kıssada zikri geçen Musa’nın Hz. Musa olmadığını iddia eden Nevf el-Bikkâlî’ye nispet edilmektedir. Bkz. Nevevî, Sahîhu Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, Beyrut, ts., XV, 136. 

[47] M. Hamidullah Musa-Hızır kıssasına ilişkin şunları söylemektedir: “Bu kıssadan çıkarılacak hisse, kimsenin her şeyi bilmediğidir; hattâ en âlim kimselerin bile kendi tetkik alanına girmediği için bilmediği bazı şeyler vardır. Dinî mukaddes kitaplarda böyle birtakım kıssalar bulunur; bunların muhakkak tarihî gerçek olaylar olması gerekmemektedir. “Canlanan balık kıssası”, bir yerde Büyük İskender’in aşçısına ve bundan eski olarak Gılgamış Destanı’na bağlanır (...) Bu kıssada geçen Musa adının, ne efsane kahramanı Gılgamış ve ne de Peygamber Musa adlarının Arapça’daki bir ifadesi olduğuna dair Kur’an’da açık-seçik bir bilgi yoktur. Tevrat metninde ise Musa peygamberle ilgili olarak böyle bir kıssa geçmemektedir. Fakat bu Musa’nın peygamber Musa olduğunu reddetmek için, bu gerçek, tek başına bir delil teşkil etmez. Az önce de belirttiğimiz gibi, bu tarz kıssalarda mühim olan, olayların gerçekten cereyan etmiş tarihî vakalar olup olmadığı değil, insanlara verilmek istenen derstir.” Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İst., 1993, I, 568.

[48] Bkz. Nâsıf, Mansur Ali, et-Tâc el-Câmiu’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl, Kahire, 1962, III, 302.

[49] Bkz. Furat, A. Suphi, “Zül-Karneyn”, İA, M.E.B. Yay., İst., 1993, XIII, 652.

[50] Kitâb-ı Mukaddes, Tekvin, 5/21-24.

[51] Bkz. Beğavî, a.g.e., III, 199-200; İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân, Zâdü’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, Beyrut, 1987, V, 241;